5 Nisan 1994’ten Erdoğan iktidarına | "IMF’nin Türkiye’de tek parti ihtiyacı 2002’de çözüldü"
5 Nisan 1994'ten bu yana neoliberal politikaları ve 19 Mart sonrasını değerlendiren Prof. Dr. Oyan: “Bu zamana kadar IMF programlarıyla toplumsal maliyet emekçilere yüklendi. Ama artık bıçak kemikte."

Fotoğraflar: ANKA & DHA
Nisa Sude Demirel
[email protected]
İstanbul – Uluslararası Para Fonunun (IMF) Türkiye ekonomisi üzerindeki doğrudan etkisi en az 65 yıllık bir geçmişe dayanıyor. Türkiye, 1947’de IMF üyesi oldu ve 1961’de fon kuruluşundan ilk borcunu aldı. Ancak asıl dönüm noktası, 1980 darbesiyle birlikte IMF’nin tam kontrolüne girilmesi oldu. Nitekim 29 Eylül 1980 tarihli bir CIA raporunda, “Generaller, muhafazakar ve piyasa odaklı istikrar programını Demirel’in yapabildiğinden çok daha sert bir şekilde uygulayacaklardır” ifadesi yer alıyordu.
24 Ocak 1980’de hayata geçirilen ekonomi programıyla IMF normları adım adım uygulandı. Bu neoliberal dönüşüm, Türkiye’yi 1994 krizine sürükledi. Spekülatif fonların büyük ölçüde hakim olduğu piyasalarda döviz rezervleri eridi, Türk lirası değer kaybetti ve kamu borçları bileşik faizle yüzde 400’lere ulaştı.
Krizin bedelini ise işçi sınıfı, “5 Nisan kararları” ile ödedi. 24 Ocak kararlarının devamı niteliğindeki bu önlemlerle işçiler ücretsiz izne çıkarıldı, vardiyalar azaltıldı, sermaye kârları yüzde 200’lere çıktı. Yüksek faizle cezbedilen yabancı sermaye, Türk lirası cinsinden yatırımlarla ülkeye çekildi.
Son 20 aydır dünyanın en yüksek faiz oranlarından birini uygulayan Türkiye için bu süreçten çıkarılacak önemli dersler var. Şu an IMF’siz bir IMF programı uygulanırken, 19 Mart’ta yargı eliyle başlayan operasyonlar sermaye çıkışını hızlandırdı. Türk lirasındaki değer kaybı, Merkez Bankası rezervleriyle karşılanmaya çalışılıyor. Ancak rezervler erirken riskler büyüyor.
Peki, bu tabloya bakarak geçmişten nasıl dersler çıkarılmalı? 1994 krizi sırasında Ankara’da Maliye Profesörü olarak görev yapan ve sonrasında Türk-İş Araştırma Merkezini yöneten İktisatçı Prof. Dr. Oğuz Oyan, sorularımızı yanıtlayarak bu kritik süreci değerlendirdi.
5 Nisan kararları hangi ekonomik koşulların sonucu olarak geldi? 1994’te böyle bir programa neden ihtiyaç duyuldu?
Aslında 5 Nisan kararları hiç olmayabilirdi. Hemen öncesine bakarsak, 1993 sonlarında Tansu Çiller’in başbakan olduğu bir koalisyon vardı. Kendisi ‘iktisatçı’ sıfatı taşımasına rağmen birçok konuda iktisat dışında hareket etti. Bunlardan bir tanesi de şuydu: Türkiye hep döviz sıkışıklığı yaşayan, dış açığı olan bir ülkedir. Ekonomi 1989’da dışa açıldığında Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu’nun 32. maddesinde bir değişiklik yapıldı ve sermaye hareketleri serbest bırakıldı. Sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ekonomide ‘üçlü imkansızlık’ kısıtı vardır. Yani dışa açık bir ekonomide faizleri ve kurları birlikte ayarlayamazsın. Ancak Çiller hem kurlara hem faizlere müdahale etme yolunu seçti ve iş şirazesinden çıktı. Bu çok yüksek bu devalüasyonla sonuçlandı. Böylece kendi yarattıkları bir derdin çözümü olarak 5 Nisan kararları yayımlandı.
"2000’ler sonrasında uygulanan IMF programının hazırlığı"
Hızla IMF ile bir anlaşma yaptılar. IMF 1980’ler boyunca hep etkili olsa da bir süredir ‘IMF etkisi yok’ gibi gözüküyordu. Ancak Doğru Yol Partisi ve SHP’nin beraber açıkladığı 5 Nisan kararlarıyla IMF etkisi yeniden açıkça göründü. Krizin bütün yükü ücretlilere, yani emekçilere ve çiftçilere yüklendi. Tarımda desteklenen ürün sayısı beşe düşürüldü, ücretler baskılandı.
5 Nisan kararlarını Türkiye’nin neoliberal ekonomi pratiklerini benimseme süreci içinde düşündüğümüzde, bu kararların nasıl bir etkisi oldu?
Bu IMF programı aslında çok uzun ömürlü olmadı çünkü koalisyonlar dönemiydi. Ama IMF’nin gölgesi hiç eksilmedi Türkiye’den. 5 Nisan’da IMF ile bu program yapıldığında, IMF Türkiye’deki 7. beş yıllık planın metnine müdahale etti. 7. plan, yani 1996-2000 yılını içeren plan 2000’li yıllardaki uygulamaların ön hazırlığı gibiydi. Mesela 2000’lerde geçilen doğrudan gelir desteği uygulaması zaten 7. planda vardı. Yani tam bir neoliberal programın ön hazırlığıydı. Ama uygun siyasi koşullar oluşmamıştı, güçlü bir tek partili hükümet ihtiyacı vardı.
"Koalisyonlar yerine tek partiye ihtiyaç duydular"
Bahsettiğiniz siyasi koşullar nedir, bugünle nasıl kıyaslanabilir?
2000 programının çökmesi üzerine iktidarı da çökerterek bu koşulları sağladılar. Yeni IMF programı muktedir bir tek partinin yürütmesi üzerineydi. Bu da 2002’de yaşanan bir dizi olay sonucu hükümetin düşürülmesi ile sağlandı.
Bu işin ilginç tarafı şudur. 1994’te şu dersin alınması gerekiyordu: Hem faizlere hem kurlara müdahale edersen işler kontrolden çıkar. Ancak AKP bunu 2018’de, 2020’de ve 2021 sonunda yeniden denedi. Şimşek dönemiyle bunu bıraksa da siyasi müdahaleyle (İmamoğlu’nun tutuklanması süreci) benzer bir süreci yaratmış oldu. Kura müdahale etmeyi hiç bırakmadılar tabii, doğrudan olmasa da müdahale edildi. 19 Mart’ın arkasından Merkez Bankası 30 milyar dolara yakın rezerv eriterek müdahale etti. Görünürde sadece faizlere müdahale edeceklerini söylüyorlar ancak işleyiş öyle değil.
"Şimşek’in getirdiği, örtülü bir IMF programıdır"
5 Nisan kararlarının bir yandan da 2000’ler boyunca uygulanacak olan IMF programının hazırlığı olduğundan söz ettiniz. 5 Nisan kararlarını uzun süreli uygulatmayan koşullar ile bugün ‘Şimşek programını’ sürdüren koşulların farkı nedir?
Aslında Şimşek’in getirdiği, örtülü bir IMF programıdır. Çünkü IMF’nin varsayımlarından yola çıkarak gidiyor. Ama çok sınırlı araçları var. Orta vadeli programlarda da görülebileceği üzere ‘gelirler yönetimi politikası’ var. Yani tercümesi gelirlerin enflasyonun altında kalmasını sağlamaktır. IMF’nin sloganıdır bu. Enflasyonu da ücretlerin baskılanmasında bir araç olarak kullanıyor. Şimşek göreve geldiğinde -anormal koşullarla da olsa- yüzde 38’e kadar düşmüştü enflasyon. Onu yüzde 70 küsürlere kadar çıkardı. 2023’ü de yüzde 64 küsürle tamamladı. Geldiği dönemdeki enflasyon düzeyi ancak şubatta görülebildi. Asgari ücret düzeyini, toplu sözleşmelerden çıkan kısır sonuçları görüyoruz. Sendikalar zapturapt altında. Yani tam bir baskı rejimi, grev yasağı vesaire ile sürüyor ve ücretleri baskılıyorlar.
İkinci araçları ise şu: Dışarıdan kaynak girişini sağlamak istiyorlar. Türkiye ekonomisi, mali kaynak girişlerine çok muhtaç bir ekonomi. Çünkü hem cari açıklar veriyor, ciddi anlamda yüksek dış borçları var. Peki kaynak girişi nasıl yapılır? Bu kaynak girişi için iki araç kullandılar. Bir tanesi faizleri yükselterek kâr marjı, faiz marjı vermekti. Dışarıdan ucuza borçlanıp Türkiye’ye getirip bunu yüksek faizlere koyabilirler. Ve bir şeyi daha garantilediler. ‘Faizleri yükseltiyorum, kurda da sana söz veriyorum, bu kurlar enflasyonun altında artacak’ dediler. Bu çok kırılgan ve dış şoklara açık bir politika. Mesela geçen yıl yüzde 44 enflasyon varken döviz kuru yüzde 20 bile artmadı. Dolayısıyla TL değerlenmiş oldu. TL değerlenince dış satışları olumsuz etkiledi ve cari açıkları azaltma eğilimi başladı. Türkiye’nin dış ticaret hacminde artış eğilimi yavaşlamış vaziyette. Yani düşük kur, yüksek değerli TL ve yüksek faizler üzerinden bu işi götürüyorlardı. Enflasyon geriledikçe faizleri bir miktar azaltmayı da umuyorlardı. Derken işte 19 Mart geldi.
Aslında neredeyse 1990’lardan itibaren belirlenmiş bu ekonomi programı, 19 Mart’tan sonra nasıl etkilendi?
Şimdi gecelik borç verme faizini yüzde 46’ya çıkardılar. Bundan sonra da o haftalık repoda bir indirim beklememek gerekir bir süre. Yani yüksek reel faizler vermeye devam ediliyor fakat yabancı sermayenin kalıcı olan bölümlerini ürküttüler. Sermaye girişi yavaşladı, çıkış arttı. 2023’ün haziran ayından beri yürütülen programın mantığı çökmüş vaziyette. Buradan çıkış için yeniden bir toplumsal maliyet var şimdi. Bu zamana kadar ki bu toplumsal maliyet emekçilere yüklendi. Şimdi tekrar nasıl yüklenecek? Yani artık bıçak kemiğe dayanmış vaziyette. Bir açmazları var.
"İktidar bir çıkmazın içinde"
Sizin de ifade ettiğiniz gibi yabancı sermaye girişini hedefleyen bir program uygulanırken 19 Mart’tan sonra borsada ciddi düşüşler gördük. İktidar bir yandan bu programı işletirken içerideki baskı rejimini de sürdürmekte kararlı görünüyor. İktidar bu dengeyi nasıl koruyacak?
Tekrar güven sağlaması için geri adım atması lazım. Ama bunu yapmayacaktır. Şu anda geri adım atanın kaybedeceği bir pozisyona girildi. İktidar da muhalefet de geri adım atamaz.
Yani ekonomide güven sağlayabilir ama kendi iç siyasi zemini iyice kayar. Dolayısıyla böyle bir açmaz içinde. Bundan çıkış bulması zor. Kendi içinde daha ılımlı davranalım, düzeltelim durumu diyenler var. Ama manevra alanları kalmadı bence. Dış dünyaya güven vermek bakımından ellerinde bir tek Türk Silahlı Kuvvetlerinin Avrupa’nın çıkarları doğrultusunda kullandırılması seçeneği var. Bunun Avrupa da farkında. O nedenle de Avrupa’da hükümetler düzeyinde çok ses yükselmedi. Buna güveniyorlar. Avrupa hükümetlerine bu güveni dolaylı olarak verebilirler, başta satılacak mal üzerinden -yani askeri güç- ama sermayeye, spekülatif sermaye açısından bile bu güveni vermeleri o kadar kolay değil. Çünkü hukuk güvenliği kalmamış bir ülkeden bahsediyoruz. Yani iktidarın işi daha zor ama muhalefetin de yalpalama şansı yok.
Evrensel'i Takip Et